Carl JUNG

Carl JUNG

Jung Freud tarafından psikanaliz hareketinin açık bir mirasçısı olarak görülmüştü. Freud ondan “benim halefim ve kurduğum kraliyetin prensi” olarak söz etmişti (McGuire, 1974, s.218). Jung’un Freud ile olan arkadaşlığı  1914 yılında bozulduğunda, Jung analitik psi­koloji adını verdiği çalışmasına başladı.

Jung’un Hayatı

Jung İsviçre’nin kuzeyinde, ünlü Rhine çağlayanının yakınlarındaki küçük bir kasaba­da doğmuştur. Kendi ifadesine göre çocuklu­ğunda yalnız, izole edilmiş ve mutsuzdu (Jung, 1961). Babası inancını kaybettiği açıkça belli olan, huysuz ve alıngan bir rahipti. Anne­sinin duygusal rahatsızlıkları vardı ve davra­nışları dengesizdi, bir andan sonraki ana değişiyordu, mutlu bir ev kadınıyken birden bire anlamsız şeyler mırıldanan büyü­cü bir şeytana dönüşebiliyordu. Anne ve babasının evlilikleri oldukça mutsuzdu. Jung oldukça erken yaşlarda özelde ebeveynine, genelde ise dış dünyaya güvenmemesi ve onlara açılmaması gerektiğini öğrenmişti. Bunun sonucu olarak rüyalarından, hayallerinden ve tasavvurlarından oluşan iç alemine -bilinçaltı dünyasına- yönelmişti. Sağduyunun bilinçli dünyası değil, fakat rüyaları ve bilinçaltı, çocukluğunda ve hayatının geri kalan bölümünde ona yol göstermiştir.

Jung hayatının çok önemli zamanlarında problemlerini halletmiş ve bilinçaltının, rüyaları aracılığıyla ona söylediklerinin temelinde kararlar almıştı. Üniversite eğitimi almaya hazır olduğunda hangi alanı seçeceği konusunda düşünürken rüyasında kendisini tarih öncesi hayvanların kemiklerini kazıp çıkaran biri olarak görmüştü. Bu rüyasını kendisinin bilim ve doğa çalışmaları yapması gerektiği şeklinde yorumlamıştı. Yerin altını kazma rüyası, artı kendisini üç yaşındayken büyük bir yer altı mağarasında gördüğü rüyası gelecekteki çalışma yönünü tayin etti: zihnin yüzeyde görünenlerinin altında kalan bilinçaltı güçler.

Jung 1900 yılında Basel Üniversitesi’nden tıp derecesiyle mezun oldu. Psikiyatriye ilgi duydu ve ilk profesyonel ataması, şizofreni üzerine yaptığı çalışmalarla dikkatleri çeken Bleuler tarafından yönetilen Zürih Üniversitesi’ndeki psikiyatri kliniğine yapıldı. Jung 1905 yılında üniversiteye psikiyatri okutmanı olarak atandı, fakat birkaç yıl sonra zamanını araştırmaya, yazmaya ve özel girişimlere ayırmak için bu görevinden istifa etti.

Jung hastalarıyla çalışma sürecinde Freud’u takip etmemiş, onun gibi hastalarının divana uzanmasını istememişti. Jung ve hastaları birbirinin yüzüne bakacak şekilde, oldukça konforlu sandalyelerde otururlardı. Terapilerini ara sıra Zürih gölü üzerindeki yelkenlisinde, şiddetle esen rüzgarla yarışırken yapardı. Bazen hastalarına şarkı söylerdi ve bazen de kasten nezaketsiz davranışlar sergilerdi. Bir defasında randevu saatinde gelen hastasına “Oh hayır. Şu an kimseyi görmeye tahammül edemem. Evine git ve bugün de kendi kendini tedavi et!” (Brome’den alıntı, 1981, s.-185) demişti.

1900 yılında Freud’un bir şaheseri olarak nitelendirdiği Rüyaların Yorumu isimli kitabını okuduktan sonra psikanalizle ilgilenmeye başladı. 1906 yılında bu iki adam mektuplaştılar ve Jung bir yıl sonra Freud’la tanışmak için Viyana’ya gitti. İlk görüşmelerinde büyük bir canlılıkla 13 saat boyunca konuştular. Bu, onların çok yakın fakat kısa ömürlü arkadaşlıkları için heyecan verici bir başlangıçtı. 1909 yılında Jung Freud’un Clark Üniversitesi töreninde konuşmak için ABD’ye yaptığı yolculukta ona eşlik etmişti. Burada her ikisi de konuşma yapmıştı. Burada şuna dikkat etmek gerekir ki, Freud’un takipçilerinin çoğundan farklı olarak, Jung Freud’la işbirliği yapmaya başlamadan önce zaten kendi mesleki ününü kazanmıştı. Jung psikanalize ilk kabul edilenler içerisinde en iyi bilinenlerdendir. Belki de bunun bir sonucu olarak Jung, Freud’u izleyen ve çoğu henüz öğrenci olup, profesyonel kimliklerinin farkında olmayan genç insanlardan daha az uysal ve daha az etki altında kalan birisiydi.

Jung Freud’un bir takipçisi olmasına rağmen hiçbir zaman -hatta ilişkilerinin başlangıcında bile- Freud’u eleştirisiz kabul eden biri olmadı (birleşmelerinin ilk zamanlarında eleştirilerini bastırmış olsa da). Jung daha sonra Bilinçdışı Psikolojisi (1912) isimli kitabını yazarken, bu yazdıklarının kendi görüşlerinin genel bir ifadesi olduğunu kavrayarak sıkıntıya düştü. Çünkü yazdıkları Freud’un düşünceleri ile uyumlu değildi ve aralarındaki ilişkiye zarar verirdi. Aylar boyunca kitabı ilerletemedi, Freud’un göstereceği tepkiyle ilgili endişeleri vardı. Ancak kitap tabii ki yayımlandı ve kaçınılmaz sonuç ortaya çıktı.

Jung 1911 yılında Freud’un ısrarıyla ve Viyanalı üyeleri uygun bulması sebebiyle, Uluslararası Psikanalitik Derneği’nin ilk başkanı oldu. Freud bu birliğe bir Yahudi’nin başkan olması halinde Yahudi aleyhtarlarının psikanalitik harekete engel olabileceğini düşünüyordu. Hemen hemen hepsi Yahudi olan Viyanalı üyeler bundan rahatsız oldular ve Freud’un gözdesi olduğu açıkça belli olan Jung’a kızdılar. Bu üyeler psikanaliz hareketinde sadece daha kıdemli değillerdi, ayrıca Jung’un kendisinin de bir Yahudi aleyhtarı olduğuna inanıyorlardı.

Jung’un seçilmesinden kısa bir süre sonra, Freud’la olan arkadaşlıkları gerginlik işaretleri vermeye başladı. Jung sistem içerisinde cinselliğe giderek daha az önem vermeye başlamış, 1912 yılındaki kitabında ve Fordham Üniversitesi’ndeki konuşmalarında farklı bir libido görüşü ortaya atmıştı. Sürtüşmeler artmış ve 1912 yılında bu iki adam kişisel beraberliklerine bir son verme kararı almışlardı. İlişkiler 1914 yılında, Jung’un başkanlıktan istifa etmesi ve birlikten çekilmesiyle daha sert bir havaya bürünmüştü.

1913 yılı başlarında, Jung 38 yaşındayken üç yıl süren şiddetli bir iç çatışma ve duygusal problemler yaşadı, tıpkı Freud’un aynı dönemde yaşadığı sıkıntı gibi. Delirmeye başladığına inanan Jung hiçbir zihinsel çalışmasını yürütemez ve hatta hiçbir bilimsel kitabı okuyamaz olmuştu. (İlginç olan nokta Jung’un yaşadıklarına rağmen hastalarını tedaviye devam edebilmiş olmasıdır.) Jung duygusal açmazlarını Freud’un izlediği yolu izleyerek, bilinçaltıyla yüzleşerek çözümlemişti. Freud’un yaptığı gibi rüyalarını sistematik olarak analiz etmemiş olmasına rağmen, rüyalarında ve fantezilerinde açığa çıkan bilinçaltı dürtülerini dinlemiş ve onları izlemişti. Freud gibi Jung’un duygusal krizi de yoğun bir yaratıcılık dönemi olmuştu ve bu dönem Jung’u, kişiliğe yönelik alışılmamış bir yaklaşım geliştirmeye itmişti.

Jung 1920′li yıllarda kişi için efsanelerin önemine olan ilgisiyle aynı düzeyde, Afrika’ya ve ABD’nin güneybatısına henüz yazılı kayıt tutamayan insanların zihinsel süreçlerini araştırmak amacıyla çok sayıda yolculuk yaptı. 1932 yılında Zürih’deki Federal Polytechnical Üniversitesine profesör olarak atandı. Bu görevinde kötü olan sağlık durumu onu 1942′de istifaya mecbur edinceye dek kaldı. 1944 yılında Basel Üniversitesinde Jung için tıbbi psikoloji kürsüsü kuruldu fakat hastalığı bu pozisyonda bir yıldan fazla kalmasına müsaade etmedi. Yaşadığı 86 yılın çoğunu araştırma ve yazmayla aktif olarak geçirdi, çok sayıda kitap yazdı. Aldığı pek çok ödül arasında Harvard ve Oxford üniversitelerinden fahri öğretim görevliliği de vardır.

Jung’un Sistemi: Analitik Psikoloji

Jung’un analitik psikoloji (analytical psychology) ile ve Freud’un psikanalizi arasındaki temel görüş ayrılığı libidonun niteliği ile ilgilidir. Freud libidoyu cinsel ağırlıklı bir kavram olarak tanımlarken, Jung libidoyu genelleştirilmiş bir hayat enerjisi olarak ele almıştır. Jung için libidinal hayat enerjisi kendisini gelişme ve üremede olduğu kadar, belirli bir zamanda birey için neyin en önemli olduğuna bağlı olan diğer tür faaliyetlerde de gösterir.

Jung’un temel hayat enerjisini sadece cinsel nitelikte ele almayı reddetmesi, onu Freud’un yalnızca cinsel terimlerle tanımlayabildiği insan davranışıyla ilgili farklı yorumlar yapma konusunda özgür bırakmıştır. Örneğin hayatın ilk üç yılından beş yılına dek olan süre için (Jung bu evreyi cinsellik öncesi -presexual- olarak adlandırmıştır) Jungcu görüş libidinal enerjinin beslenme ve gelişme işlevlerine hizmet ettiğini ileri sürer, Freudcu görüşteki gibi hayatın ilk yıllarındaki cinsel belirtilere değil.

Jung Freud’un Ödipal kompleks sürecini reddetmiş ve çocuğun bu dönemde annesine olan düşkünlüğünü bir ihtiyaç bağlılığı, annenin yiyecek sağlayıcı işlevine bağlı bir doyum ve rekabet acısından açıklamıştır. Çocuğun cinsel işlevselliği gelişip olgunlaşırken, beslenmeye ilişkin işlevler cinsel duygularla örtüşür. Jung’a göre libidinal enerji sadece ergenlikten sonra heteroseksüel (karşı cinse ilgi duyan) bir şekle bürünür. Jung cinsellikle ilgili faktörleri bütünüyle inkar etmemiştir, fakat cinselliğin rolünü, libidoyu oluşturan birkaç dürtüden biri olmaya indirgemiştir.

Kuşkusuz Jung’un yaşam deneyimleri, teorisini etkilemiştir. Jung’un bilinçaltı dünyasından nasıl etkilendiğini, hatta bilinçaltı olaylarının onun mesleki ilgilerini önceden haber verir nitelikte olduğunu belirtmiştik. Cinselliğe ilişkin otobiyografik kanıtlan oldukça güçlüdür. Jung teorisinde Ödipal komplekse yer vermemişti. Çünkü bu kavram onun çocukluğuyla tamamen ilgisizdi. Jung kendi annesini şişman ve çekici olmayan bir kadın olarak tarif etmişti ve Freud’un her küçük erkek çocuğun annesine karşı cinsel arzu duyduğu düşüncesi üzerinde neden bu kadar ısrarla durduğunu hiç anlayamamıştı.

Jung Freud gibi cinsellik hakkında yetişkin endişeleri, yasaklan veya anksiyeteleri geliştirmemişti. Freud’un yaptığı gibi cinsel yaşantısını sınırlandırma yoluna da gitmemişti. Jung’un kadın hastalarıyla ve takipçileriyle, bazıları yıllar süren cinsellik de içeren beraberlikleri olmuştu. “Cinsel ihtiyaçlarını özgürce ve sıklıkla tatmin eden Jung’a göre cinsellik insan motivasyonunda an cak çok küçük bir role sahipti. Baskı altına alıp engellediği arzulan hakkında oldukça huzursuz ve tedirgin olan Freud’a göre ise cinselliğin rolü tam merkezdeydi” (Schultz, 1990, s. 148).

Jung ve Freud arasındaki ikinci temel farklılık insanın kişiliğini etkileyen güçlerin yönüyle ilgilidir. Freud insanları çocukluk yaşantılarının bir kurbanı olarak görürken, Jung bizlerin geçmişimiz kadar, geleceğe yönelik hedeflerimiz, ümitlerimiz ve tutkularımız tarafından şekillendirildiğimize inanmıştır. Davranışlarımız tümüyle çocukluk deneyimlerimiz tarafından belirlenmez, hayatın sonraki yıllarında değişime tabi olur.

Jung ve Freud arasındaki üçüncü fark Jung’un bilinçaltına neredeyse daha fazla vurgu yapmasıdır. Jung bilinçaltını çok daha yoğun bir şekilde araştırmaya çalışmış ve ona yeni bir boyut eklemiştir: bir tür olarak insanların ve onların hayvan atalarının kalıtsal deneyimleri (“kollektif bilinçaltı”- collective unconscious).

Kollektif Bilinçaltı

Jung psike (psyche) terimini üç seviyeden oluştuğu söylenen zihinle ilgili olarak kullanmıştır: bilinç, kişisel bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı. Bilincin merkezinde, genellikle bizim kendimizi kavrayışımıza benzeyen, ego vardır. Bilinç (consciousness), algılan ve anılan kapsar ve bizim çevremize adapte olabilmemizi mümkün kılan gerçeklikle bağlantı kurmanın bir yoludur.

Jung bilince çok fazla dikkat çekildiğine inanmaktadır. Oysa kendisi bilinçaltının (unconscious) yanında bilincin ancak ikincil derecede bir öneme sahip olduğunu bildirmektedir. Psikenin bilinçli yanı bir adanın görülebilen parçasına benzer. Bilinmeyen daha büyük bir parça, suyun üstünde kalıp görülebilen küçük parçanın altında bulunmaktadır ve Jung bu gizemli, saklanmış taban üzerinde yoğunlaşmıştır.

Jung iki bilinçaltı seviyesinden söz eder. Bunlardan birisi bilincin hemen altında bulunan ve bireye ait olan kişisel bilinçaltıdır (personalunconscious). Kişisel bilinçaltı anılardan, dürtülerden, arzulardan, silik algılardan ve bireyin hayatındaki bastırılmış veya unutulmuş diğer sayısız deneyimlerden oluşur. Kişisel bilinçaltındaki olaylar kolaylıkla bilince geri getirilebilir, bu durum bu bilinçaltı seviyesinin çok derin olmadığını gösterir.

Kişisel bilinçaltındaki deneyimler gruplaşarak kompleksleri (complexes) oluştururlar. Kompleksler, zihnin güç veya aşağılık hissi gibi düşüncelerle meşgul olmasıyla tanımlanan ortak ana konularla, duygu, anı ve isteklerin kalıplarıdır. Örneğin bir kişi güç ile kafasını meşgul edebilir ve bu düşünce onun davranışlarını etkiler. Bir kompleks aslında, bütün kişiliğin içerisinde şekillenen daha ufak bir kişiliktir.

Kişisel bilinçaltının altında psikenin üçüncü ve en derin seviyesi olan kolektif bilinçaltı (collective unconscious) birey tarafından bilinmeyen, hayvan atalarımız da dahil olmak üzere daha önceki tüm nesillerin birikimli deneyimlerini kapsar. Kolektif bilinçaltı genel evrimsel deneyimlerden oluşur ve kişiliğin temelini şekillendirir. Şimdiki davranışlarımızın hepsini yönlendirir ve bu nedenle kişilikteki en etkili güçtür. Kolektif bilinçaltı bu evrimsel deneyimlerin bilinçsiz olduğunu tekrarlamaya uygundur. Onları hatırlamayız veya kişisel bilinçaltında bulunan deneyimler gibi hayal ederiz. Onların farkında olmadığımız bir gerçektir. Jung kolektif bilinçaltının ortak oluşunun, tüm insan ırklarının beyin yapısında açık bir benzerliğin olması sayesinde, evrim teorisi ile açıklanabileceğine inanmıştı.

Ada analojimiz açısından bakıldığında, suyun yüzeyinde yükselen bir çok küçük ada, bir çok insanın bilinçli bireysel farkındalığını temsil eder. Gelgit akıntılarına maruz kalan suyun altındaki topraklar, her bir bireyin kişisel bilinçaltını temsil eder. Tüm adaların üzerinde oturduğu okyanus zemini ise kolektif bilinçaltıdır.

Arketipler

Jung kolektif bilinçteki etkili güçleri vurgulamıştır. Bunun sebebi bu güçlerin ruhsal gelişime en fazla katkıda bulunuyor olmasıdır. Jung kolektif bilinçteki kalıtsal eğilimleri arketipler (archetypes) olarak adlandırmıştır. Arketipler bir kişiyi, benzer durumlarla karşılaşan ataları ile benzer şekilde davranmasına hazırlayan zihinsel deneyimlerin daha önceden var olan belirleyicileridir.

Arketipler duygular ve diğer zihinsel olaylar gibi yaşanır ve tipik olarak doğum ve ölüm gibi önemli insan yaşantılarıyla, ergenlik gibi hayatın belirli evreleriyle ve çok büyük tehlikelere verilen tepkiyle birleşir. Jung’un çeşitli uygarlıkların sanatsal ve mistik ürünlerine yönelik yoğun araştırmaları, bu uygarlıkların hepsi için, hatta doğrudan etkinin mümkün olmadığı zaman ve mekan olarak geniş bir alana yayılmış kültürler de için dahi, ortak sembollerin keşfedilmesiyle sonuçlanmıştır. Jung hastalarının rüyalarında bu aynı sembollerin açık izleri olduğunu düşündüğü noktalar bulmuştur.

Jung’un tanımladığı pek çok arketipten dördü diğerlerinden daha fazla ortaya çıkmıştır. Bu arketipler yüksek düzeyli duygusal anlamlarla doludur ve değişik köklerin çok eski efsaneleri üzerlerinde izlenebilir. Jung’un ayrı bir kişilik sistemi olarak gördüğü bu temel arketipler persona, anima ve animus, gölge ve ben’dir.

Persona, (veya kişiliğin en dıştaki tarafı) gerçek kişiliği saklar. Persona başkalarıyla ilişkiye geçtiğimizde giydiğimiz bir maskedir ve bizi topluma görünmek istediğimiz şekilde sunar. Bu nedenle persona bizim gerçek kişiliğimize karşılık gelmeyebilir. Persona kavramı sosyolojik bir kavram olan ve bir insanın başkalarının beklentilerine uygun davranması demek olan ‘rol oynamaya’ benzer şekilde ortaya çıkar.

Anima ve animus arketipleri, her bir cinsin hem erkeksi hem de kadınsı eğilimler gösterdiği görüşünü yansıtır. Anima erkeklerdeki dişilik özellikleriyle ilgilidir; animus kadınlardaki erkeklik özelliklerini gösterir. Tıpkı ötekiler gibi bu arketipler de, türlerin ilkel geçmişlerinden (kadınların ve erkeklerin diğer cinsteki bazı duygusal ve davranışsal eğilimleri taşımasından) kaynaklanırlar.

Gölge (shadow) arketip’i (karanlık kişiliğimiz) kişiliğimizin hayvana benzeyen yanıdır, hayatın daha alt şekillerinden bize kalan ırksal mirastır. Gölge tüm ahlaksızlıkları, ihtirasları ve tüm nahoş arzu ve faaliyetleri içerir. Jung gölgenin bizi çoğunlukla yapmamıza izin vermeyeceğimiz şeyleri yapmaya zorladığını yazmıştır. Bu tür davranışlarda bulunurken bir şeylerin üzerimize geldiği konusunda ısrar ederiz. Jung bu “bir şeylerin” yaratılışımızın ilkel tarafı olduğunu iddia etmiştir. Bununla birlikte gölgenin olumlu bir tarafı da vardır Gölge en yüksek düzeyde insani gelişim için gerekli olan spontanlığın, yaratıcılığın, içgörünün ve yoğun coşkuların kaynağıdır.

Jung ben’i (self) sistemindeki en önemli arketip olarak ele almıştır. Bilinçaltının tüm yönlerini dengeleyen ben, kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrar kazandırır. Kişinin tümünü temsil eden ben tam bir bütünleşmeye ulaşmaya çabalar. Jung ben’i kendini gerçekleştirmeye veya kendini kavramaya yönelik bir dürtüye veya ihtiyaca benzetmiştir. Jung kendini gerçekleştirme (self-aclualization) ile kişiliğin tüm yönlerinin bir ahenk ve bütünlük veya olgunluk içinde olmasını kastetmiştir. Jung bu halin orta yaşa dek (35-40 yaş arası) ortaya çıkamayacağına inanmıştı. (Orta yaş Jung’un kendi nörotik krizini çözümlemesinden sonra böyle bir bütünleşmeye ulaştığını düşündüğü bir zamandır.) Jung hepimizin ulaşmaya çalıştığı tam bir birlik ve bütünlüğün çeşitli kültürlerde defalarca rastlanılan bir sembol olan bütünleşme çemberi (mandala) veya sihirli halka ile temsil edilebileceğini söylemişti.

İçedönüklük ve Dışadönüklük

Jung’un libidinal enerjinin yönetimi açısından tanımlanan içedönüklük (introversion) ve dışadönüklük (extroversion) tartışmaları ile de tanınır. Jung içedönüklüğü ve dışadönüklüğü belirli durumlara iki şekilde tepkide bulunma hali veya tutumu (attitude) olarak ele almış ve bilincin bir parçası olarak görmüştür. Dışadönük kişi libidosunu kendisi dışındaki olaylara, insanlara ve durumlara yöneltir. Bu tür bir insan çevresel faktörlerden şiddetle etkilenir, sokulgandır ve kendine güvenir, içedönük bir insanın libidosu kendi içine doğru yönelmiştir, içedönük kişi daha dalgın, kendi duygu ve düşüncelerini gözden geçiren birisidir, dışsal etkilere karşı dayanıklıdır, diğer insanlarla ve dış dünyayla olan ilişkilerinde kendine daha az güvenir, oldukça çekingen ve utangaçtır.

Jung birbirine zıt olan içedönüklük ve dışadönüklük tutumlarının her insanda belli bir dereceye kadar bulunduğuna ancak, birinin diğerinden daha baskın olduğuna inanmıştır. Hiç kimse tamamen içedönük veya tamamen dışadönük değildir. Belirli bir anda hakim olan tutum durumdan etkilenebilir. Örneğin, normalde içedönük olan bir insan, kendisini çokça ilgilendiren bir durumda girişken ve cana yakın olabilir.

Psikolojik Tipler

Jung’a göre kişilik farklılıkları ayrıca işlevler (functions) yoluyla da ortaya konulabilir. Bizler işlevleri kendimizi hem nesnel dış dünyaya hem de öznel iç dünyaya yönelmek için kullanırız. İşlevler arasında düşünme, hissetme, duyu ve sezgiler sayılabilir. Düşünme (thinking) anlama ve kavramayı sağlayan kavramsal bir süreçtir; hissetme (feeling) öznel bir değerlendirme sürecidir. Duyu (sensing) fiziksel nesnelerin bilinçli algısıdır; sezinleme (intuiting) bilinçsiz bir şekilde algılamadır.

Düşünme ve hissetme, mantık ve muhakemeyi gerektirdiğinden tepki vermenin rasyonel şekilleridir. Duyu ve sezinlemenin rasyonel olmadığı düşünülür. Çünkü bu işlevler öznel bir uyarıcı dünyasına bağlıdırlar ve aklın kullanılmasını gerektirmezler. Her bir çiftin içinde sadece bir şekil belirli bir zamanda hakim olabilir. İşlevin üstünlüğü, sekiz psikolojik tip (psychological types) oluşturmak üzere içedönüktük veya dışadönüklük ile birleşebilir.

Kelime Çağrışım Testi

Jung hastalarının kişilik komplekslerini açığa çıkartmak amacıyla bir terapi ve teşhis aracı olarak kelime çağrışım testi (word-association test) geliştirmiştir. Jung kelime çağrışımı ile ilgili çalışmalarına, Almanya’da çalışan bir meslektaşının, Wundt’un çağrışım deneyleriyle ilgili haberler getirmesinden sonra başladı (Von Franz, 1975). Jung’un kelime çağrışımı işleminde hastaya bir kelime listesi okunur ve hasta her bir kelimeye, aklına gelen ilk kelime ile karşılık verir. Jung her bir kelimeye karşılık verme zamanını olduğu kadar nefes almadaki ve derinin elektrik iletkenliğindeki değişiklikleri ölçmüştü. İki fiziksel ölçüm belirli kelimelere verilen duygusal tepkilere ilave kanıtlar sağlamıştır. Jung eğer belirli bir kelimeye verilen tepki süresi uzunsa, nefes almada düzensizlik ve deri iletkenliğinde bir değişiklik varsa, bilinçaltında bu uyarıcı kelimeyle veya karşılığıyla birleşen duygusal bir problem olduğu sonucuna varmıştır.

Jung kelime çağrışımı testini ayrıca bir yalan detektörü şeklinde de kullanmış ve iki defa hırsızlık yapan kişiyi teşhis etmiştir. Uzun yıllar boyunca bu tekniği suçluların belirlenmesinde kullanan ilk kişinin Jung olduğu düşünülmüştü. Oysa yeni tarih verileri Gestalt psikologlarından Max Wertheimer’ın Jung’un bunu yapmasından birkaç hafta önce benzer bulgular yayınladığı gerçeğini ortaya çıkarmıştır (Wertheimer, King, Peckler, Raney & Schaef, 1992).

Yorum

Jung’un çalışmalarını psikoloji ve psikiyatriyi oldukça etkilemiştir ancak daha önemli etkisi din, tarih, sanat ve edebiyat gibi alanlar üzerinde olmuştur. Pek çok tarihçi, ilahiyatçı ve yazar Jung’u kendilerine bir ilham kaynağı olarak aldıklarını bildirmiştir. Bununla birlikte önemli bir nokta bilimsel psikolojinin analitik psikolojiyi görmezden gelmesi olmuştur. Jung’un kitaplarının çoğu 1960′lara dek İngilizce’ye tercüme edilmemiş ve zor anlaşılan yazış şekli anlamayı zorlaştırmıştır. Jung’un geleneksel bilim metodlarını küçümsemesi deneysel yönelimli psikologları uzaklaştırmış ve yazılarındaki tüm mistik ve dini öğelere rağmen Freud’un yazılarından bile daha az ilgi çekmiştir. Bu eleştirilerde, Freud’u destekleyen kanıtların aynı zamanda Jung’un çalışmaları içinde geçerli olduğu şeklinde bahsedilmiştir. Klinik gözlemlere ve yorumlamalarına kontrollü laboratuar incelemelerinden daha çok güvenmiştir. Analitik psikoloji Freudcu psikanalizden daha az araştırma eleştirisi almıştır. Bunun sebebi muhtemelen Freud’un alandaki öneminin, mesleki dikkat açısından, Jung’u ve diğerlerini ikinci dereceye indirmiş olmasıdır.

Bununla birlikte Jung’un psikolojik tipler hakkındaki görüşleri hatırı sayılır ölçüde araştırma yapılmasına sebep oldu. Bunlardan en önemlisi Myers- Briggs Göstergesinin geliştirilmesiydi. Myers-Briggs Göstergesi 1920′lerde Katharine Briggs ve Isabel Briggs Myers tarafından yapılandırılan bir kişilik testidir. Bu test Jung’un o zamandan beri psikoloji tipleriyle ilgili yapılan araştırmalarda temel araç olmuş, hem araştırma hem de uygulama (özellikle çalışan seçimi ve danışmanlık alanlarında) amacıyla sıklıkla kullanılmıştır.

Jung’un çalışması, içedönüklük ve dışadönüklük tutumlarını ölçen bir başka popüler kişilik testine ilham vermiştir. Maudsley Kişilik Envanteri denilen bu yeni test, Londra’daki Maudsley Hastanesine üye olan İngiliz psikolog Hans Eysenck tarafından geliştirilmişti.

Bu testlerin kullanıldığı araştırmalar Jung’un psikolojik tipleri hakkındaki formülasyonlarına bir dereceye kadar ampirik destek sağlamıştı, özellikle de içedönüklük ve dışadönüklük tutumları konusunda Araştırmaların tümü destekleyici nitelikte olmasa hile, hu konuda araştırmalar yapılmış olması, en azından Jung’un düşüncelerinin bir bölümünün deneysel testlere uygun olduğu gerçeğini gözler önüne seriyordu. Bununla birlikle Freud’un çalışmaları gibi Jung’un teorisinin büyük bölümü -kompleksler, kolektif bilinçdışı ve arketipler gibi- bilimsel geçerliliği sağlama girişimlerine karşı koymuştur.

Jung psikolojiye bir başka önemli katılımda daha bulunmuştur. Kelime çağrışım testi bir standart yansıtıcı teknik haline gelmiş ve Rorshach Mürekkep Lekesi Testi’nin gelişimini güdüleyen güç olmuştur. Kendini gerçekleştirme kavramı Abraham Maslow’un çalışmalarını ve bu temadan çeşitli görüşler geliştiren diğerlerini önceden görmüştür. Jung’un orta yaşın kişilik değişimi için çok önemli olduğu görüşü Maslow ve Erik Ericson tarafından benimsenmiş ve psikolojiye geniş ölçüde uyarlanmıştır.

Tüm bu dikkate değer katkılarına rağmen Jung’un çalışmalarının asıl bölümü çağdaş psikoloji tarafından kabul görmemiştir. Jung’un düşünceleri 1970′lerde ve 1980′lerde mistik içeriğinden ötürü halkın büyük ilgisiyle karşılaşmıştır.

KAYNAK:

SCHULTZ, Duane P.& SCHULTZ, Sydney Ellen  (2002) A History Of Modern Psychology

Anahtar Kelimeler:
 

Varoluşçu Terapi

1 Yorum

  1. Suna dedi ki:

    Çok iyi bir yazı teşekkürler..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

porno izle mobil porn kızlık bozma porno
jigolo vidanjor isleri yetiskin porno porno film seks video tuzla escort kartal escort jigolo arayan bayanlar pendik escort porno izle kadikoy escort pendik escort